Risâle-i Nur, Kur'ân'ın Î'câzını gösteren bir
tefsirdir
Eski Harb-ı Umûmiden evvel
ve evâilinde, bir vâkıâ-ı sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı
denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş
infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına
dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır.
Dedim: "Ana korkma; Cenâb-i
Hakkın emridir. O Râhim'dir ve Hâkim'dir."
Birden, o halette iken
baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: "Î'câz-ı
Kur'ân'ı beyan et."
Uyandım, anladım ki bir
büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur'an
etrafındaki surlar kırılacak.Doğrudan doğruya Kur'an
kendi kendini müdâfaa
edecek.Ve Kur'an'a hücum edilecek; î'câzı, onun çelik bir zırhı
olacak.Ve şu î'câzın bir nevini şu zamanda
izhârına, haddimin fevkınde
olarak, benim gibi bir adam namzet olacak.Ve namzet olduğumu
anladım.
Barla Lâhikası, s.9.
Kur'an Nedir? Tarifi Nasıldır?
Kur'an:Şu
kitab-ı
kebir-i kâinatın
bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı
ebedîsi.. ve şu
âlem-i gayb ve şehadet
kitabının
müfessiri.. ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî
hazinelerinin keşşafı..
ve sutûr-u hâdisatın
altında
muzmer hakaikin miftahı..
ve âlem-i
şehadette âlem-i gaybın lisanı.. ve şu âlem-i şehadet perdesi
arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i
Rahmaniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi.. ve şu
İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.. ve avâlim-i
uhreviyenin mukaddes haritası.. ve zât ve sıfât ve esma ve şuun-u
İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı katıı, tercüman-ı
satıı.. ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. ve insaniyet-i kübra olan
İslâmiyetin mâ' ve ziyası.. ve nev'-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve
insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi... ve insanlara
hem bir kitâb-ı şeriat, hem bir kitâb-ı dua, hem bir kitâb-ı hikmet,
hem bir kitâb-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitâb-ı
zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem insanın bütün hâcât-ı maneviyesine
merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi' bir kitâb-ı
mukaddes.. hem bütün evliya ve sıddıkînin ve urefa ve muhakkikînin
muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin
mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına
muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir
kütübhane hükmünde bir kitâb-ı semavîdir. sh: » (İ: 11)
Kur'an
Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği
için, Onikinci Söz'de beyan ve isbat edildiği gibi; Kur'an, bütün
âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın
İlâhı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem bütün semavat ve arzın Hâlıkı
namına bir hitabdır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir
mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i
ezeliyedir. Hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i
iltifâtât-ı Rahmaniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti
haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.
Hem ism-i azamın muhitinden nüzul ile arş-ı azamın bütün muhatına
bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddes'tir. Ve şu
sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı kemal-i liyakatla Kur'ana verilmiş
ve daima da veriliyor.
Kur'andan
sonra sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sair
nihayetsiz kelimat-ı İlahiyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla,
cüz'î bir ünvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz'î bir isim ile ve has
bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile
zâhir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve
hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok
muhteliftir.
Kur'an;
asırları muhtelif bütün enbiyanın kitaplarını ve meşrepleri muhtelif
bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın
eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham ve
şübehatın zulümatından musaffa ve nokta-i istinadı bilyakîn vahy-i
semavî ve kelâm-ı ezelî.. ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i
ebediye.. içi, bilbedahe hâlis hidayet.. üstü, bizzarure envar-ı
iman.. altı, biilmelyakîn delil ve bürhan.. sağı, bittecrübe teslim-i
kalb ve vicdan.. solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz'an.. meyvesi,
bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan.. makamı ve revacı,
bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü cân bir kitab-ı semavîdir.
Said Nursî
Bediüzzaman Said Nursi kimdir?
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ,
yüzyılımızın yetiştirdiği önde gelen İsläm mütefekkirlerinden biridir.1876'da Bitlis'in Hizan
kazasına bağlı İsparit nâhiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 23
Mart 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Keskin zekäsı, hârikulâde
håfızası ve üstün kàbiliyetleriyle çok küçük yaşlardan. îtibaren
dikkatlerì üzerinde toplayan Said Nursî, normal şartlar altında yıllar
süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda
tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli bir tahsil
hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla
çeşitli zeminlerde yaptığı münåzaralarda fiilen ispatlamıştır. Bu
meziyetleriyle ilim çevresine kendisini kabul ettirerek,
"Bediüzzaman," yani, "çağın eşsiz güzelliği" läkabı ile anılmaya
başlamıştır.
Said Nursi medrese eğitimiyle dînî ilimlerde
kazandığı ihtisası, çeşitli fenlerde yaptığı tetkiklerle tamamlamış bu
arada devrinin gazetelerini takip ederek ülkedeki ve dünyadaki
gelişmelerle ilgilenmiştir. Diğer taraftan, doğup büyüdüğü şark
topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak gören Said
Nursî, en zarüri ihtiyacın eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için
de şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite
kurulmasını temin için yardım istemek maksadıyla 1907'de İstanbul'a
gelmiştir. İstanbul'da da ilim dünyasına kendisini kısa sürede kabul
ettiren Bediüzzaman, çeşitli gazetelerde yazdığı makalelerle, o
günlerde Osmanlıyı ve İstanbul'u çalkalayan hürriyet ve meşrûtiyet
tartışmalarına katılmış; meşrütiyete İslâm nämına sahip
çıkmıştır.1909'da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı bir rol
oynamış; buna rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine
çıkarılmış, ancak beraat etmiştir. Bu hädiseden sonra İstanbul'dan
ayrılarak şarka dönmüştür.
Birinci Dünya Savaşının patlak
verdiği günlerde Van'da bulunan Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte
gönüllü milis alayları teşkil ederek cepheye koşmuştur. Vatan
müdäfaasında çok büyük hizmeti geçmiş; savaşta birçok talebesi şehit
olmuş; kendisi de Bitlis müdafaası sırasında yaralanarak esir
düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya'da esåret hayatı yaşadıktan sonra
Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla İstanbul'a dönmüştür.
İstanbul'da devlet ricälinin ve ilim
çevrelerinin büyük teveccühüyle karşılanmış; Dârü'I-Hikmeti'I-İslâmiye
âzâlığına tâyin edilmiştir. Bu devrede, resmi vazifesinden aldığı
máaşla kendi kitaplarını bastıran ve bunları parasız dağıtan
Bediüzzaman, İstanbul'un
işgàli sırasında neşrettiği
Hutuvât-ı Sitte adlı broşürle büyiık hizmet etmiş ve işgal
kuvvetlerinin plänlarını bozmuştur. Kezå, işgalcilerin baskısı altında
verilen ve Anadolu'daki kuvå-yı milliye hareketini "isyan" olarak
vasıflandıran şeyhülisläm fetvåsına karşı, mukàbil bir fetvâ vererek
milli kurtuluş hareketinin meşrüiyetini ilän etmiştir. Bu hizmetleri
Anadolu'da kurulan Millet Meclisinin takdirini kazanmış ve Bediüzzaman
bizzat Mustafa Kemai tarafından ısrarla Ankara'ya dävet edilmiştir.
Bu mükerrer dåvetler neticesinde
1922 sonlarında Ankara'ya gelmiş ve Mecliste resmï bir "hoşâmedi
meräsimiyle karşılanmıştır. Ankara'da kaldığı günlerde, yeni kurulan
devlete håkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfï olduğunu
görünce, on maddelik bir beyannäme hazırlayarak Meclis âzâlarına
dağıtmıştır. .Bu beyannâmede yeni inkılâbın mimarlarını İslâm şeâirine
sahip çıkmaya çağırmış; akabinde Mustafa Kemal'le birkaç görüşmesi
olmuştur. Kendisine şark umumi våizliği, milletvekilliği ve Diyänet
äzälığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul
etmeyerek Van'a dönmüştür.
O sıralarda çıkan Şeyh Said hådisesiyle hiçbir
ilgisi olmadığı, hattâ hådise öncesinde kendisinden destek isteyen
Şeyh Sair'i bu niyetinden vazgeçirmeye çalıştığı halde, Bediüzzaman
hådise sonrasında, Van'da ikàmet ettiği uzlethânesinden alınarak
Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla nâhiyesine götürülmüştür. Burada
"månevï cihad" hizmetini başlatmış birbiri peşi sıra telif ettiği
eserlerde iman esaslarını terennüm etmiştir. Bu eserler, imanını
tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş;
elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. O devrede elle yazılarak
çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600.000'i bulmuştur. Başlattığı
hizmetin halka mal olması, devrin idarecilerini rahatsız ettiğinden
1935'te Eskişehir, 1943'te Denizli, 1947'de Afyon, 1952'de de İstanbul
mahkemelerine çıkarılmıştır. Bunlardan netice alınamamış, ancak
Bediüzzaman yine rahat bırakılmamış; Kastamonu'da, Emirdağ'da,
Isparta'da sıkı tarassud ve takip altında yaşamaya mecbur
bırakılmıştır.
Ömrünün son günlerine kadar keyfi muamele ve
eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman, buna rağmen, îman hizmetini
büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif
ettiği 6000 küsur sayfalık Risâle-i. Nur külliyatını tamamlamaya ve
yaymaya muvaffak olmuştur. Kur'ân'ı bu asrın idrâkine uygun ve ikna
edici bir üslûpla izah ve ispat eden ve vehbî olarak, ilhamen kaleme
alınan bu eserler, onun çileli hayatının en güzel meyvesidir.
Beşeriyetin inkisar-ı hayat
yarasını Kur'an tedavi edecektir
Aziz sıddık kardeşlerim!
Şimalin İsveç, Norveç,
Finlandiya Kur'an'ı, mekteplerinde en büyük halaskar bir kitap
olarak kabul ettikleri gibi, şimdi erkan-ı İslamiyenin birincisi
olan Ramazan sıyamını tutmak niyetiyle Camiü'l-Ezher'e "Şimalin pek
uzun günlerinde bir çare-i tahfifi ve tehiri yok mu?" diye
sormuşlar. Demek Avrupa'nın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki
siyaset manası verilmemek için kendini izhar etmeyen eskide büyük ve
dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda
dünyanın fena ve faniliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin
hiçe indiğini görmekle hakikî tesellî, yalnız ve ancak hakaik-i
Kur'a-niyede bulmasıyla, o küçüklerle manen beraber tahmin
edilebilir.
Evet, dünyanın mahiyeti
anlaşıldıktan sonra, elbette hayat-ı ebedîyeden başka, beşeriyetin o
inkisar-ı hayal yarasını tedavi edecek Kur'an'dan başka yoktur.
Emirdağ Lahikası-I, s. 210.
Risâle-i Nur, şu zamanın ihtiyaçlarına uygun bir
ilâçtır
Hem, yazılan eserler, risâleler-ekseriyet-i
mutlakası-hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden
bir hâcete binâen âni ve def'î olarak ihsan edilmiş. Sonra bâzı
dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: "Şu zamanın yaralarına
devâdır." İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden .anladım ki,
tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne
geçiyor.
Mektûbât, s. 363.
***
Esrâr-ı Kur'âniyeye âit yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en
münâsip bir ilâç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümâtına mâruz heyet-i
İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler
için en doğru bir rehber olduğu îtikâdındayım. Bilirsiniz ki; eğer
dalâlet cehâletten gelse, izâlesi kolaydır. Fakat, dalâlet fenden ve
ilimden gelse, izâlesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde
bir bulunuyordu. Bulunanlardan, ancak binden biri irşad ile yola
gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar, hem
bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu
zamanda, i'câz-ı Kur'ân'ın mânevî lemeâtından olan mâlûm Sözler'i,
şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini-vermiş tasavvurundayım.